Yemek borusundaki 13 santimetrelik dev kitle kapalı cerrahi yöntemle çıkarıldı
Yemek borusundaki 13 santimetrelik dev kitle kapalı cerrahi yöntemle çıkarıldı
Habere GitÇorum Fizik Tedavi Hastanesi Bakanlığın Yatırım Programına Alındı
Ankara İskilipliler Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Daşcı'nın, Çorum'un fizik tedavi ve rehabilitasyon alanındaki ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla Sağlık Bakanlığına yaptığı kapsamlı resmi başvuru önemli bir aşamaya ulaştı. Sağlık Bakanlığı, "Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Fizik Tedavi Hastanesi Ek Bina Yatırımı"nı 2027 yılı yatırım programına alınmak üzere Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığına sundu.
Habere GitSağlık Gündeminde Markanıza Yer Açın!
Basın bültenlerinizi, firma haberlerinizi, ürün lansmanlarınızı ve röportaj taleplerinizi bize iletin; Sağlık Gazetesi ve Sağlık Dergisi’nde yayınlayalım.
Habere Git351. Sayı
Sağlık dergimizin 351. sayısı yayınlandı! Hemen dijital olarak inceleyin.
CANLI YAYIN TAKVİMİ
ÖNE ÇIKAN RÖPORTAJLAR
Muayene Katılım Payı Nedir?|Sağlıkla Güvende Kalın 79. Bölüm
KLS Martin’in İleri Cerrahi Çözümleri Oypa Medikal Güvencesiyle Türkiye’de
PAQEN: Tıbbi Cihazlarda İnovasyon, Regülasyon ve AR-GE’nin Güçlü Ortağı
KÖŞE
SAĞLIKTA KURUM ÇOK, TEMSİLCİ ÇOK; PEKİ NEDEN HÂLÂ AYNI KONULARI KONUŞUYORUZ?
Mustafa DAŞCI
GÜNCEL HABERLER
SAĞLIK
17 yaşında görme kaybı yaşayan kadın, kızını doğururken görme yetisini tamamen kaybetti
İzmir'de yaşayan Fidan Kılınç (45), halk arasında 'tavukkarası' olarak bilinen Stargardt hastalığı nedeniyle 17 yaşından itibaren görme kaybı yaşamaya başladı. 33 yaşında kızı Deniz'i dünyaya getirirken görme yetisini tamamen kaybeden Kılınç, hayata küsmek yerine rengarenk çantalar örmeye başladı. Kılınç, hobi olarak başladığı örgü işinden gelen s…
SAĞLIK
610 gram doğan bebeğe kalp ameliyatı
Ordu'da, 19 gün önce 610 gram doğan prematüre bebek Rüzgar ameliyat edildi Ordu'nun Altınordu ilçesinde yaşayan 24 haftalık gebe Vildan Baş, 10 Ağustos'ta Ordu Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesinde doğum yaptı."Rüzgar" adı verilen 610 gram ağırlığındaki bebeğe, doğumsal kalp hastalıklarından "Patent Duktus Arteriozus (PDA)" teşhisi konuld…
SAĞLIK
SGK geri ödeme listesine 3 ilaç daha eklendi
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, 2 Hemofili B ve bir kanser ilacının daha Sosyal Güvenlik Kurumunun (SGK) geri ödeme listesine alındığını bildirdi Işıkhan, NSosyal hesabından, Resmi Gazete'de yayımlanan "Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ"e ilişkin paylaşımda bulundu.Vatandaşların s…
SAĞLIK
‘Homeopati tedavisinde bireyi bütüncül yaklaşımla ele almak esastır’
Medipol Mega Üniversite Hastanesi GETAT Sorumlu Hekimi Uzm. Dr. Yegane Koulıeva Özcan, homeopatinin kişinin fiziksel, zihinsel ve duygusal durumunu bir bütün olarak ele alan bir yaklaşım olduğunu beli... Medipol Mega Üniversite Hastanesi GETAT Sorumlu Hekimi Uzm. Dr. Yegane Koulıeva Özcan, homeopatinin kişinin fiziksel, zihinsel ve duygusal durumu…
DUYURULAR
SAĞLIK
HPV tehlikesi ne kadar yaygın?
İstanbul Aile Hekimliği Derneği (İSTAHED) Bilim Komisyonu ve Aşı Komisyonu Üyesi Uzm. Dr. Selda Handan Karahan, toplum sağlığını yakından ilgilendiren Human Papilloma Virus (HPV) hakkında merak edilenleri, bulaş yollarından kanser risklerine, tarama programlarından aşı dünyasındaki en son gelişmelere kadar tüm detaylarıyla değerlendirdi. Karahan, HPV'nin yaygınlığına ve korunma yollarının hayat kurtarıcı gücüne dikkat çekti Cilt temasıyla bulaşan 200’den fazla virüsten oluşan bir grup olan HPV hakkında bilgi veren Uzm. Dr. Selda Handan Karahan, "HPV, hayatımızın bir döneminde 5 kişiden 4’ünün yakalanacağı yaygın bir virüstür. Görünmezdir, genellikle belirti vermez, kolayca bulaşır ve farkında olmadan kolayca başkalarına bulaştırılabilir" dedi.Çoğu zaman virüsün herhangi bir soruna neden olmadığını belirten Karahan, cinsel temas yoluyla bulaşan bazı türlerin ağız ve boğaz, rahim ağzı, vajina, vulva, anüs ve penis kanseri riskini artırdığına dikkat çekti.Çoğu kişinin HPV enfeksiyonundan herhangi bir semptom göstermediğini ifade eden Karahan, bağışıklık sisteminin genellikle virüsü bir veya iki yıl içinde vücuttan temizlediğini ve kalıcı bir etki bırakmadığını belirtti.Ancak bazı enfeksiyonların genital siğillere yol açabileceğini söyleyen Karahan, "Bazı HPV enfeksiyonları, vajina, penis veya anüs üzerinde ve nadiren boğazda oluşan küçük pürüzlü kitlelere neden olur. Ağrılı, kaşıntılıdır veya lezyonlar kanayabilir veya şişmiş bezlere neden olabilirler" diye konuştu.Kendi kendine geçmeyen enfeksiyonların rahim yolu hücrelerinde değişikliklere yol açabileceğini, bunun da tedavi edilmezse rahim ağzı kanserine dönüşebilecek kanser öncülü lezyonlara zemin hazırlayabildiğini vurgulayan Karahan, bu sürecin genellikle 15–20 yıl sürdüğünü ekledi.HPV etkeninin toplamda 6 farklı kansere neden olduğunu belirten Uzm. Dr. Selda Handan Karahan, virüsün hem kadınlarda hem de erkeklerde kanser tetiklediğinin altını çizdi. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve uluslararası güncel verilere değinen Karahan, "HPV’nin dünya çapında kadınlarda yaklaşık 620.000 ve erkeklerde 70.000 olmak üzere toplamda 690.000 yeni kanser vakasına neden olduğu tahmin edilmektedir. Rahim ağzı kanseri kadınlarda kansere bağlı ölümlerin en sık 4. sebebidir ve kadınlarda HPV ile ilişkili kanserlerin yüzde 90’ından fazlasını oluşturmaktadır" ifadelerini kullandı.Karahan, HPV'nin sebep olduğu kanser türlerini şu şekilde sıraladı:- Ağız, Boğaz ve Gırtlak (Orofaringeal) Kanserleri- Vulva (Dış Genital Bölge) KanseriBugün için tespit edilen 200 HPV tipinden en az 40 tanesinin genital mukoza ve anogenital bölgeyi etkilediğini belirten Karahan, yüksek riskli HPV tiplerinin HPV16, HPV18, HPV31, HPV33, HPV35, HPV39, HPV45, HPV51, HPV52, HPV56, HPV58 ve HPV59 olduğunu bildirdi. Karahan, "Bunların içinde HPV16 ve HPV18 en onkojenik etkenlerdir. HPV16 ve HPV18, rahim ağzı kanserlerinin neredeyse yüzde 70’iyle ilişkilidir" dedi.Genital siğillere değinen Karahan, HPV6 ve HPV11 tiplerinin genital siğillerin neredeyse yüzde 90’ından sorumlu olduğunu, bu tiplerin herhangi bir kanserle ilişkili olmadığından düşük riskli veya onkojenik olmayan tipler olarak bilindiğini kaydetti.Serviksten alınan smear testi ile rahim ağzı kanserini veya öncüllerini tespit etmenin mümkün olduğunu belirten Uzm. Dr. Selda Handan Karahan, HPV etkeni taramasının aile sağlığı merkezlerinde 30-65 yaş arası kadınlara her 5 yılda bir ücretsiz olarak yapılabildiğini hatırlattı.Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı verilerini paylaşan Karahan, "Şubat 2021-Şubat 2025 arasında toplam 12.526.591 kişi HPV açısından taranmıştır. Ulusal HPV laboratuvar sisteminde yapılan taramalar sonrası HPV pozitiflik oranı yüzde 4,85’dir (608.000 kişi)" dedi. Bakanlığın 2024 yılı verilerine göre Türkiye’de serviks kanseri insidansının 4.5/100.000, mortalite hızının ise 1.7/100.000 olarak bildirildiğini aktardı.Türkiye'de en sık tespit edilen HPV tiplerine de değinen Karahan, Gültekin M. ve arkadaşlarının 4.099.230 kadından alınan örnekler neticesinde elde ettiği verilere göre ilk sırada %21,9 oranıyla Tip 16'nın yer aldığını, bunu %11,3 ile diğer tiplerin ve %10,3 ile Tip 51'in takip ettiğini belirtti.HPV ilişkili kanserlerin ve genital siğillerin aşıyla önlenebileceğini vurgulayan Uzm. Dr. Selda Handan Karahan, "HPV ilişkili tüm kanserleri kapsayan aşı olmamakla birlikte en sık kanser ve de kondilom yapan etkenlere karşı aşılar bulunmaktadır" dedi.Türkiye'de onaylı aşılar hakkında bilgi veren Karahan, "Cervarix® 2008’den beri onaylıdır ve HPV 16-18 içerir. Gardasil® 2006’dan beri onaylıdır ve HPV 6,11,16,18 içerir. Gardasil 9® ise 2014’den beri onaylıdır ve HPV 6,11,16,18,31,33,45,52,58 etkenlerini içerir. Türkiye’de Cervarix®, Gardasil® ve Gardasil 9® aşıları onaylıdır" dedi.Aşı öncesi hastaların hangi virüs tipleriyle karşılaştığını gösteren bir test yapılmadığını belirten Karahan, aşı sonrasında neden smear bakılmaya devam edilmesi gerektiğini şu sözlerle açıkladı: "Hasta aşı sırasında kanser öncesi bir lezyona sahip olabilir veya aşı sonrasında aşının bulundurmadığı bir virüs tipi ile enfekte olabilir. Bu yüzden aşı sonrası smear bakılmaya devam edilmelidir. Kanser öncesi lezyon bulunan hastalara aşı yapılması, muhtemelen kendiliğinden gerileyecek lezyon sonrası, kadının yeniden hastalanmasının önlenmesi açısından yararlıdır. Aşı aynı zamanda tedavi gerektiren lezyonların tedavi sonrası nüks etme olasılığını azaltır."HPV aşısının 9 yaşından itibaren herkese uygulanabileceğini belirten Karahan, aşının Türkiye'de ücretli olduğunu da sözlerine ekledi. Dünyadaki aşı başarı oranlarına da değinen Karahan, Avustralya, Yeni Zelanda, Kaliforniya ve Belçika'daki ulusal program sonuçları ile PATRICIA ve FUTURE 2 gibi geniş katılımlı klinik çalışmaların aşıların genital siğil ve kanser öncü lezyonlarını sıfıra yakın oranlarda azalttığını kanıtladığını belirtti.Virüs varlığının kanser gelişimi için gerekli olduğunu, ancak rahim ağzı kanserinin yavaş gelişimli bir hastalık olduğunu belirten Uzm. Dr. Selda Handan Karahan; sigara, çok eşlilik, çok doğum, erken yaşta cinsel ilişki ve bağışıklık sistemini baskılayan faktörlerin riski artırdığını, ancak tüm bu faktörler arasında HPV enfeksiyonunun ana etken olarak öne çıktığını vurguladı.HPV'nin sadece kadınlarda değil, erkeklerde de orofarengeal, penis başı ve anüs kanserlerine yol açtığını belirten Karahan, bu kanser türlerine ilişkin küresel ve ulusal verileri şu şekilde özetledi:Orofarenks Kanserleri: Batı ülkelerinde tütün kullanımının azalması ve cinsel davranış değişiklikleriyle birlikte HPV, sigarayı geride bırakarak 1 numaralı etken konumuna yükselmiştir. Dünya genelinde vakaların yüzde 30 ila yüzde 42’sinden HPV sorumludur ve bu vakaların yüzde 80-90'ında etken tek başına HPV 16'dır. Tural ve arkadaşlarının Türkiye verilerinde ise 2004–2011 döneminde HPV pozitifliğinin yüzde 64’e yükseldiği ve pozitif vakaların yüzde 86’sında etkenin HPV-16 olduğu gösterilmiştir.Penis Kanseri: Batı toplumlarında nadir görülmekle birlikte, mevcut olguların yüzde 30 ila yüzde 50'sinde HPV DNA'sı (özellikle Tip 16 ve 18) pozitif saptanmaktadır. Sünnetsizlik ve kötü hijyenin yanı sıra onkojenik HPV enfeksiyonu birincil risk faktörleri arasındadır.Anal Kanser: Serviks kanserinden sonra HPV ile nedensellik bağı en güçlü ikinci organ kanseridir. Küresel literatüre göre anal kanser vakalarının yüzde 88 ila yüzde 95’inde HPV DNA pozitifliği saptanmakta olup, vakaların yüzde 80-85'inden HPV-16 sorumludur. Türkiye'deki doku örneklerinde de yüzde 80-90 aralığında HPV pozitifliği gösterilmiştir.Uzm. Dr. Selda Handan Karahan, geleceğe yönelik olarak 9, 11 ve 14 etkenli aşı üretimi için farklı ülkelerde ve firmalar tarafından geliştirme çalışmalarının tüm hızıyla devam ettiğini sözlerine ekledi.Kaynak: Haberturk
SAĞLIK
El, ayak, ağız hastalığında çocuklarda bu belirtilere dikkat!
Çocuklarda son dönemde artış gösteren el ayak ağız hastalığının özellikle kreş, anaokulu, park ve oyun alanlarında kolayca bulaşabildiğini söyleyen Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Erdal Irmak, hastalığın ateş, döküntü ve ağız yaralarıyla kendini gösterdiğini söyledi Hastalığın özellikle çocuklarda görüldüğünü ve bazı vakalarda daha ağır seyredebildiğini anlatan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Erdal Irmak uyarılarda bulundu.Uzm. Dr. Irmak," Çocuklarda görülen bu vakalar hafif belirtilerle atlatılırken, özellikle ateş ve ağız içindeki lezyonlara bağlı olarak yeterli sıvı alamayan çocuklarda hastalık daha ağır seyredebilir. El ayak ağız hastalığında belirtiler genellikle enfeksiyondan birkaç gün sonra ortaya çıkıyor. El içleri ve ayak tabanlarında kızarıklık ve içi sıvı dolu kabarcıklar görülürken, bazı çocuklarda kalça ve perianal bölgede de döküntüler oluşabiliyor" dedi.Ağız, bademcik ve yutak bölgesinde oluşan ağrılı lezyonların çocukların yemek yemesini ve su içmesini zorlaştırabildiğini söyleyen Uzm. Dr. Irmak, "Ateş, halsizlik ve huzursuzluğun da eşlik edebildiği hastalıkta özellikle küçük çocuklarda sıvı kaybına karşı dikkatli olunması gerekiyor. Hastalık; yakın temas, solunum yolu salgıları, döküntü sıvıları ve virüsle kirlenmiş yüzeyler aracılığıyla bulaşabiliyor. El hijyenine dikkat edilmesi, ortak kullanılan oyuncak ve yüzeylerin temiz tutulması önem taşıyor" diye konuştu.Hastalığın çoğunlukla destekleyici tedaviyle iyileştiğini belirten Uzm. Dr. Irmak, "El ayak ağız hastalığında tedavi çoğunlukla ateş ve ağrının kontrolü ile yeterli sıvı alımının sağlanmasına yönelik uygulanıyor. Ancak yüksek ateşin sürmesi, çocuğun sıvı alamaması veya genel durumunun bozulması halinde sağlık kuruluşuna başvurulması gerekiyor. Ağır seyreden bazı vakalarda hastanede takip ve sıvı desteği gerekebiliyor" şeklinde konuştu.Hastalık sonrasında bazı çocuklarda tırnak dökülmesinin görülebileceğini söyleyen Uzm. Dr. Irmak, "Uzun vadede el ayak ağız hastalığı geçiren hastalarda tırnak dökülmesi görülebilir. Dökülen tırnak yerine tekrardan çıkar. Ailede bir korku oluştursa da zamanla düzeldiğini bilmekte fayda var. Hastalığı geçiren çocuklar tekrar geçirirse ilkine göre daha hafif geçirebilir. Bağışıklığı zayıf çocuklarda hastalığın ilk enfeksiyonda veya tekrar bulaşma durumunda daha ağır ve agresif seyretmesi söz konusu olabilir" ifadelerini kullandı.Hastalık süresince çocukların yeterli sıvı tüketmesinin ve yakın temasın sınırlandırılmasının önemli olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Irmak, şunları söyledi: "Çocukta döküntüyle birlikte sıvı alamama, idrar miktarında azalma, yüksek veya uzun süren ateş, aşırı halsizlik ve genel durumda bozulma görülmesi halinde gecikmeden tıbbi değerlendirme alınmalı. Hastalık süresince çocuğun yeterli sıvı tüketmesi, el hijyenine dikkat edilmesi ve diğer çocuklarla yakın temasının sınırlandırılması bulaşın azaltılması açısından önem taşıyor."Kaynak: Haberturk
SAĞLIK
"2 günde 5 kilo verdiren diyet" uyarısı!
Beslenme ve Diyet Uzmanı Hande Selin Ok, diyet sürecinde yapılan hataların kas doku kaybına ve çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığını belirtti. Ok, bu süreçte yapılan en büyük yanlışın 2 günde 5 kilo verdiren detoks veya metabolizma hızlandırıcı diyetler olduğunu söyledi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hande Selin Ok, diyet sürecinde yapılan hataların kas dokusu kaybına ve çeşitli sağlık problemine yol açtığını söyledi.Diyette yapılan en büyük yanlışlardan birisinin, sadece salata gibi tek tip gıdalarla beslenmek olduğuna dikkat çeken Ok, "Vücuda kompleks karbonhidrat, protein ve yağ alınmadığında çeşitli vitamin ve mineral eksiklikleri ortaya çıkıyor ve hedeflenen kilo verimi gerçekleşmiyor. Aynı zamanda ürünlerin üzerindeki ‘şekersiz’ ve ‘fit’ etiketlerine de aldanmamak gerekiyor. Bu ürünlerin içerisinde şeker olmasa bile yüksek oranda nişasta veya fazla miktarda katkı maddesi bulunabiliyor" diye konuştu.Süreçte sadece tartıdaki rakama odaklanmanın da motivasyonu yanlış etkileyen faktörlerden biri olduğuna işaret eden Ok, şunları kaydetti: "Tek bir tartı sonucu başarınızı olumlu ya da olumsuz belirlemiyor, çünkü gün içerisinde tüketilen besinler, stres seviyesi ve su tüketimi tartıdaki sonucu doğrudan değiştirebiliyor. En büyük yanlış ‘2 günde 5 kilo verdiren’ detoks veya metabolizma hızlandırıcı diyetlerdir. Bu diyetlere aldanmamak ve dengeli bir beslenme programı ile kişiye özel sürdürülebilir bir diyet programı oluşturmak çok önemli. Bu tarz diyetlerde görülen kilo kaybı sağlıklı olmamakla birlikte, giden genellikle yağ değil sıvı kaybı oluyor. Üstelik bu hızlı kilo verdiren diyetler, protein, vitamin ve mineral kayıplarına yol açarak ciddi sağlık sorunlarına zemin hazırlayabiliyor.""Toplumumuzdaki en büyük yanılgılardan bir diğeri ise tek bir diyetin herkese uygun olduğunu düşünmek" diyen Ok, "Bireyin sosyo-kültürel çevresi, sevdiği besinler, hormon dengesi, yaşı ve boyu gibi birçok faktör süreci doğrudan etkiliyor. Sağlıklı bir kilo verme süreci için mutlaka bir beslenme ve diyet uzmanına başvurulması gerekiyor. Uzmanlar hastaları bütüncül olarak değerlendiriyor, yaşam şekli, hormon dengesi, fiziki şartları ve sosyo-kültürel çevresi gibi birçok faktörü göz önünde bulunduruyor. Altta yatan başka tıbbi veya psikolojik nedenler varsa bunlar da çözümlenerek, tamamen kişiye özel sürdürülebilir bir beslenme programı oluşturuluyor. Bu yüzden sürecin kesinlikle bir uzman eşliğinde ilerlemesi büyük önem taşıyor" ifadelerini kullandı.Kaynak: Haberturk
SAĞLIK
Uzmanından '2 günde 5 kilo verdiren diyet' uyarısı: 'Ciddi sağlık sorunları oluşabilir'
Acıbadem Kent Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hande Selin Ok, diyet sürecinde yapılan hataların kas doku kaybına ve çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığını belirtti. Ok, bu süreçte yapılan en büyük yanlışın '2 günde 5 kilo verdiren' detoks veya metabolizma hızlandırıcı diyetler olduğunu söyledi. Acıbadem Kent Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hande Selin Ok, diyet sürecinde yapılan hataların kas doku kaybına ve çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığını belirtti. Ok, bu süreçte yapılan en büyük yanlışın '2 günde 5 kilo verdiren' detoks veya metabolizma hızlandırıcı diyetler olduğunu söyledi.Acıbadem Kent Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hande Selin Ok, diyet sürecinde yapılan hataların kas dokusu kaybına ve çeşitli sağlık problemine yol açtığını söyledi. Diyette yapılan en büyük yanlışlardan birisinin, sadece salata gibi tek tip gıdalarla beslenmek olduğuna dikkat çeken Ok, 'Vücuda kompleks karbonhidrat, protein ve yağ alınmadığında çeşitli vitamin ve mineral eksiklikleri ortaya çıkıyor ve hedeflenen kilo verimi gerçekleşmiyor. Aynı zamanda ürünlerin üzerindeki 'şekersiz' ve 'fit' etiketlerine de aldanmamak gerekiyor. Bu ürünlerin içerisinde şeker olmasa bile yüksek oranda nişasta veya fazla miktarda katkı maddesi bulunabiliyor' diye konuştu.'Hızlı kilo verdiren diyetler ciddi sağlık sonuçlarına zemin hazırlıyor'Süreçte sadece tartıdaki rakama odaklanmanın da motivasyonu yanlış etkileyen faktörlerden biri olduğuna işaret eden Ok, şunları kaydetti:'Tek bir tartı sonucu başarınızı olumlu ya da olumsuz belirlemiyor, çünkü gün içerisinde tüketilen besinler, stres seviyesi ve su tüketimi tartıdaki sonucu doğrudan değiştirebiliyor. En büyük yanlış '2 günde 5 kilo verdiren' detoks veya metabolizma hızlandırıcı diyetlerdir. Bu diyetlere aldanmamak ve dengeli bir beslenme programı ile kişiye özel sürdürülebilir bir diyet programı oluşturmak çok önemli. Bu tarz diyetlerde görülen kilo kaybı sağlıklı olmamakla birlikte, giden genellikle yağ değil sıvı kaybı oluyor. Üstelik bu hızlı kilo verdiren diyetler, protein, vitamin ve mineral kayıplarına yol açarak ciddi sağlık sorunlarına zemin hazırlayabiliyor.''Diyet sürecinin uzman eşliğinde ilerlemesi büyük önem taşıyor''Toplumumuzdaki en büyük yanılgılardan bir diğeri ise tek bir diyetin herkese uygun olduğunu düşünmek' diyen Ok, 'Bireyin sosyo-kültürel çevresi, sevdiği besinler, hormon dengesi, yaşı ve boyu gibi birçok faktör süreci doğrudan etkiliyor. Sağlıklı bir kilo verme süreci için mutlaka bir beslenme ve diyet uzmanına başvurulması gerekiyor. Uzmanlar hastaları bütüncül olarak değerlendiriyor, yaşam şekli, hormon dengesi, fiziki şartları ve sosyo-kültürel çevresi gibi birçok faktörü göz önünde bulunduruyor. Altta yatan başka tıbbi veya psikolojik nedenler varsa bunlar da çözümlenerek, tamamen kişiye özel sürdürülebilir bir beslenme programı oluşturuluyor. Bu yüzden sürecin kesinlikle bir uzman eşliğinde ilerlemesi büyük önem taşıyor' ifadelerini kullandı.Kaynak: Etik Haber
SAĞLIK
Okullar açılıyor! Uzmanından rutine dönüş çağrısı
Uzm. Dr. Fikret İşbilir, okul öncesindeki son günlerin çocukların uyku, beslenme ve günlük rutinlerinin gözden geçirilmesi açısından değerlendirilebileceğini belirterek, özellikle küçük yaş gruplarında değişikliklerin kademeli yapılmasının uyum sürecini kolaylaştırabileceğini söyledi Yaz tatilinin sona ermesiyle birlikte çocuklar yeniden erken kalkma, düzenli öğünler, ders saatleri ve kalabalık sınıf ortamına dönmeye hazırlanıyor. Tatil boyunca değişen uyku ve beslenme düzeninin okulun açıldığı gün bir anda değiştirilmesi ise çocukların yeni tempoya uyumunu zorlaştırabilir. Uzmanlar, okula dönüş hazırlığının yalnızca çanta ve kırtasiye alışverişinden ibaret görülmemesi; çocuğun günlük yaşam düzeninin de yeni döneme hazırlanması gerektiğine dikkat çekti.Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Fikret İşbilir, okul öncesindeki son günlerin çocukların uyku, beslenme ve günlük rutinlerinin gözden geçirilmesi açısından değerlendirilebileceğini belirterek, özellikle küçük yaş gruplarında değişikliklerin kademeli yapılmasının uyum sürecini kolaylaştırabileceğini ifade etti.Tatil döneminde çocukların daha geç yatıp daha geç uyanması oldukça sık görülüyor. Okul başladığında ise erken kalkma zorunluluğu nedeniyle uyku süresinin birden kısalması; sabah uyanmakta zorlanma, gün içinde yorgunluk ve dikkat sorunları gibi durumlara eşlik edebiliyor.Uzm. Dr. Fikret İşbilir, “Okul başlamadan önce uyku ve uyanma saatlerini kademeli olarak okul düzenine yaklaştırmak faydalı olabilir. Çocuğu bir gecede saatlerce erken yatırmaya çalışmak yerine yatış ve kalkış saatlerinin aşamalı biçimde değiştirilmesi daha uygulanabilir bir yöntemdir. Akşam saatlerinde ekran kullanımının azaltılması ve benzer saatlerde tekrarlanan bir uyku rutini oluşturulması da bu geçişi destekleyebilir” dedi.Okul döneminin başlamasıyla birlikte değişen bir diğer alışkanlık da öğün saatleri oluyor. Geç kalkmaya alışmış çocuklarda sabah kahvaltısını atlama veya evden aceleyle çıkma görülebiliyor.Okul başlamadan önce kahvaltı ve diğer ana öğünlerin okul saatlerine yakın zamanlarda düzenlenmesi, çocuğun yeni programa alışmasına yardımcı olabilir. Beslenme çantası hazırlanırken ise çocuğun yaşı, günlük gereksinimleri, okulda geçireceği süre ve varsa besin alerjileri dikkate alınmalı.Uzm. Dr. İşbilir, “Beslenme çantasını yalnızca çocuğun sevdiği yiyeceklerle doldurmak yerine farklı besin gruplarının dengeli biçimde yer aldığı seçenekler oluşturmak önemlidir. Su tüketimi de okul gününün bir parçası haline getirilmelidir. Özellikle çabuk bozulabilecek yiyeceklerin uygun koşullarda saklanmasına dikkat edilmelidir” ifadelerini kullandı.Çocukların yeniden sınıf, servis ve ortak kullanım alanlarında daha fazla zaman geçirmeye başlaması, solunum yolu enfeksiyonlarının yayılımını kolaylaştırabilir. Ancak çocukları enfeksiyonlardan korumak amacıyla hekim önerisi olmadan vitamin veya çeşitli takviyelere başvurmak doğru bir yaklaşım olmayabilir.Yeterli ve dengeli beslenme, yaşına uygun uyku süresi, el hijyeni ve kişisel eşyaların mümkün olduğunca ortak kullanılmaması günlük yaşamda alınabilecek temel önlemler arasında yer alıyor.Uzm. Dr. İşbilir, “Ailelerin okul dönemi yaklaşırken çocuklarının bağışıklığını ‘güçlendirmek’ amacıyla gelişigüzel vitamin ve takviye kullanımına yönelmemesi gerekir. Her çocuğun gereksinimi aynı değildir. Takviye ihtiyacı varsa bunun çocuğun beslenme durumu ve sağlık özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekir” dedi.Okula dönüş hazırlığında çocuğun yaşına uygun rutin sağlık izlemlerinin ve aşılarının güncel olup olmadığının kontrol edilmesi de önem taşıyor. Ailelerin çocuklarının aşı kayıtlarını gözden geçirmesi, eksik veya gecikmiş bir uygulama konusunda ise sağlık profesyonellerinden bilgi alması gerekiyor.Bununla birlikte her sağlıklı çocuğa okul öncesinde geniş kapsamlı kan ve idrar tetkikleri yapılması gerektiği şeklinde genel bir yaklaşım bulunmuyor. Laboratuvar incelemelerinin gerekliliği; çocuğun yaşı, öyküsü, beslenmesi, büyüme-gelişme durumu, muayene bulguları ve varsa yakınmalarına göre değerlendiriliyor.Okul döneminde ailelerin dikkat edebileceği konulardan biri de çocuğun görme ve işitme davranışlarıdır. Televizyona veya kitaba çok yaklaşma, gözleri kısarak bakma, sık baş ağrısından yakınma, söylenenleri sık tekrarlatma ya da sınıfta öğretmeni duymakta zorlanma gibi durumlar göz ardı edilmemelidir.Bu tür belirtiler her zaman bir hastalık anlamına gelmese de çocuğun öğrenme sürecini etkileyebilecek görme veya işitme sorunlarının değerlendirilmesini gerektirebilir.Okula ilk kez başlayan veya uzun bir tatilin ardından yeniden okula dönen bazı çocuklarda isteksizlik, karın ağrısı, baş ağrısı, ağlama ya da ebeveynden ayrılmak istememe gibi yakınmalar görülebiliyor. Özellikle küçük çocuklarda duygusal zorlanmalar bazen fiziksel yakınmalarla ifade edilebiliyor.Uzm. Dr. İşbilir, ailelerin bu süreçte çocuğun duygularını küçümsememesi gerektiğini belirterek, “Çocuğun okul hakkındaki kaygısını dinlemek ve yeni düzeni önceden konuşmak önemlidir. Okul yolu, sabah hazırlanma süreci, okuldan kimin alacağı gibi ayrıntıların çocuk için öngörülebilir hale getirilmesi belirsizliği azaltabilir. Ancak okula gitmeyi belirgin biçimde engelleyen veya uzun süre devam eden yakınmalarda durumun daha ayrıntılı değerlendirilmesi gerekebilir” dedi.Okula dönüş döneminde amaç, çocuğun bütün alışkanlıklarını birkaç gün içinde değiştirmek değil; okul temposuna kademeli olarak hazırlanmasını sağlamak olmalıdır. Düzenli uyku, yaşına uygun ve dengeli beslenme, yeterli su tüketimi, hijyen alışkanlıkları, rutin sağlık izlemlerinin takibi ve çocuğun okul hakkındaki duygularının dinlenmesi bu sürecin önemli parçalarını oluşturuyor.Uzm. Dr. Fikret İşbilir, “Okula dönüşü yalnızca akademik bir başlangıç olarak görmemek gerekir. Çocuğun bedensel ve duygusal olarak yeni günlük düzene uyum sağlaması da bu sürecin bir parçasıdır. Ailelerin küçük değişiklikleri okul başlamadan önce kademeli biçimde hayata geçirmesi, çocukların yeni döneme daha düzenli bir rutinle başlamasına yardımcı olabilir” ifadelerini kullandı.Kaynak: Haberturk
SAĞLIK
Yaz aylarındaki ‘klima çarptı’ şikayetinde tek suçlu klima değil
ÇÜ Tıp Fakültesi Balcalı HastanesiGöğüs HastalıklarıAnabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yasemin Saygıdeğer sıcak havanın solunum hızını artırdığını belirterek, göğüs hastalıkları bulunan kişilerin ço... ÇÜ Tıp Fakültesi Balcalı HastanesiGöğüs HastalıklarıAnabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yasemin Saygıdeğer sıcak havanın solunum hızını artırdığını belirterek, göğüs hastalıkları bulunan kişilerin çok sıcak ortamlarda bulunmasının riskli olduğunu söyledi. Klimanın sıcak şehirlerde vazgeçilmez hale geldiğini söyleyen Doç. Dr. Saygıdeğer, yanlış klima kullanımının ise öksürük, hışırtı, balgam artışı, bronşit ve zatürre gibi şikayetlere neden olabildiğini kaydetti.ÇOK SICAK ORTAMDA BULUNMAKTA RİSK TAŞIYORSıcak havanın solunum hızını artırdığına dikkat çeken Doç. Dr. Yasemin Saygıdeğer, "Aşırı sıcaklarda vücut, ısı dengesini korumak için daha fazla çalışıyor. Kalp hızıyla birlikte solunum hızı da artabiliyor. Yüksek nem terin buharlaşmasını ve vücudun serinlemesini güçleştiriyor. Bu durum özellikle solunum kapasitesi sınırlı hastalarda daha fazla hissediliyor. Bu nedenle klimasız ve aşırı sıcak bir ortamda kalmak da güvenli değildir. Belirgin nefes darlığı, dudaklarda morarma, cümle kurmakta zorlanma, bilinç bulanıklığı veya göğüs ağrısı gelişirse gecikmedensağlıkkuruluşuna başvurulmalıdır” dedi.POLİKLİNİĞE ‘KLİMA ÇARPTI’ DİYE BAŞVURANLARIN SAYISI ARTTISon günlerde polikliniğe ‘klima çarptı’ diyerek gelen hastalarda artış olduğunu belirten Doç. Dr. Saygıdeğer, “Akdeniz ülkelerinde, sıcak şehirlerde klima artık hayatımızın vazgeçilmez bir unsuru haline geldi. Klimasız bir ortamda gerçekten nefes almakta çok zor fakat klimaya bağlı son günlerde göğüs hastalıkları polikliniğine başvurularda artış var. Hastalar ‘klima çarptı’ diyerek geliyor. Öksürük, hışırtı, balgamda artış, bronşit, zatürre gibi nedenlerle başvuruyorlar. Ama burada klimayı tek başına suçlamak kesinlikle doğru bir yaklaşım olmaz. Çünkü sıcağın etkileri klimasız bir şekilde kontrol edilir boyutta değil. Klimayı doğru kullanmak gerekiyor” diye konuştu.‘ASTIM VE KOAH HASTALARINDA TABLO AĞIRLAŞABİLİR’Klima ayarlarının dış ortamdan çok belirgin düzeyde farklı olmaması gerektiğinin altını çizen Saygıdeğer, “Ev içerisinde de sıcaklık farkları önem taşıyor. Bir odanın aşırı soğuk olup diğer odaların çok sıcak olması ev içi geçişlerde dahi hastalığa neden olabilir ya da riski artırabilir. Klimanın doğrudan yüze, göğse ve sırta üflememesi, filtrelerinin ise düzenli olarak temizlenmesi, bakımlarının yapılması ve gerektiğinde değiştirilmesi gerekiyor. Astım ve KOAH hastalarının klima kullanımında daha dikkatli olması gerekiyor. Bu hastalara klimaya bağlı zatürre eklenmesi halinde tablo ağırlaşabiliyor. Bu durum onların yoğun bakıma gitmelerine kadar uzayan bir sürece neden olabilir” dedi.Klimadan kaynaklı rahatsızlandığını belirterek polikliniğe başvuran Cemil Aydın (63) ise yüksek sıcaklıklar nedeniyle klimasız ortamda bulunamadığını, buna bağlı olarak balgam ve öksürük şikayetlerinin arttığını söyledi.Kaynak: DHA
SAĞLIK
Uzmanından uyarı: Kalbinizi korumak için belirti beklemeyin
Kalp-damar hastalıkları dünyada ve Türkiye'de ölümlerin başlıca nedenleri arasında yer almayı sürdürürken, Medicana International Ankara Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Çiğdem Koca, kalp sağlığının korunmasında koruyucu sağlık hizmetlerine erişim ve sağlık okuryazarlığının yanı sıra kişisel risk faktörlerinin erken belirlenmesinin önemine dikkat çekti. Kalp-damar hastalıkları dünyada ve Türkiye'de ölümlerin başlıca nedenleri arasında yer almayı sürdürürken, Medicana International Ankara Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Çiğdem Koca, kalp sağlığının korunmasında koruyucu sağlık hizmetlerine erişim ve sağlık okuryazarlığının yanı sıra kişisel risk faktörlerinin erken belirlenmesinin önemine dikkat çekti.Kalp-damar hastalıkları, tıptaki gelişmelere ve tedavi seçeneklerinin artmasına rağmen dünya genelinde en önemli ölüm nedenleri arasında yer almaya devam ediyor. Medicana International Ankara Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Çiğdem Koca, kalp sağlığının korunmasında yalnızca tedaviye değil, risk faktörlerinin erken dönemde fark edilmesi adına koruyucu sağlık hizmetlerinin erişiminin önemini vurgulayarak, şöyle konuştu:'Kalp hastalıklarının yükünü azaltmak için yalnızca hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavi etmek yeterli değil. Koruyucu sağlık yaklaşımının güçlendirilerek risk faktörlerinin erken yaşlardan itibaren kontrol altına alınması ve toplumun sağlık okuryazarlığının artırılması gerekiyor. Tansiyon, kolesterol, diyabet, obezite, sigara kullanımı, hareketsizlik ve sağlıksız beslenme gibi değiştirilebilir risk faktörleri kontrol altına alındığında kalp-damar hastalıklarının yükünü önemli ölçüde azaltmak mümkün. Bir toplumun gelişmişlik düzeyi arttıkça insanların sağlık bilgisine erişimi, koruyucu sağlık hizmetlerinden yararlanma oranı ve sağlık davranışları da değişebiliyor. Ancak eğitim seviyesini tek başına belirleyici bir faktör olarak değerlendirmek doğru olmaz. Gelir düzeyi, sağlık hizmetlerine erişim, çalışma şartları, beslenme alışkanlıkları ve fiziksel aktivite imkanları gibi pek çok unsur birlikte etkili oluyor. Dolayısıyla kalp-damar hastalıklarıyla mücadelede toplumun tamamına ulaşan koruyucu sağlık politikaları büyük önem taşıyor.'Gençlerde kalp krizinin ölümcül olmasında ihmal riskiSon yıllarda genç yaşta kalp krizi vakalarının daha fazla gündeme gelmesine ilişkin en önemli sebeplerden birinin tanıda gecikme olabileceğini belirten Uzm. Dr. Koca, 'Genç bir kişinin göğüs ağrısı, nefes darlığı, soğuk terleme, bulantı veya ani halsizlik gibi şikayetler yaşaması durumunda kalp hastalığı göz ardı edilmemelidir. Özellikle sigara kullanımı, ailesinde erken yaşta kalp hastalığı öyküsü, yüksek kolesterol, hipertansiyon, diyabet, obezite ve hareketsiz yaşam gibi risk faktörleri varsa daha dikkatli olunmalıdır. Genç yaşta kalp krizi görüldüğünde, hastanın ve çevresinin bunu beklememesi nedeniyle sağlık kuruluşuna başvuru gecikebilir. Bu da tedavinin başarısını etkileyebilecek önemli bir faktördür' şeklinde konuştu.Kalp hastalıklarının erkeklerde daha yaygın olduğuna ilişkin algının kadınlarda da hastalığın göz ardı edilmesine yol açabileceğini aktaran Uzm. Dr. Koca, 'Kalp-damar hastalıkları hem kadınları hem erkekleri etkiliyor. Ancak riskin ortaya çıktığı yaş, risk faktörlerinin etkisi ve belirtilerin görülme biçimi cinsiyete göre farklılık gösterebiliyor. Kadınlarda özellikle menopoz sonrasında kardiyovasküler risk faktörlerinin daha yakından takip edilmesi gerekiyor. Bu nedenle kadınların kalp sağlığını yalnızca meme ve kadın hastalıklarına yönelik kontrollerle sınırlı tutmadan, kardiyovasküler sağlık açısından da değerlendirmeleri önemli. Erkeklerde kardiyovasküler riskler genellikle daha erken yaşlarda ortaya çıkabildiği için tansiyon, kolesterol, kan şekeri, kilo ve sigara kullanımı gibi risk faktörlerinin düzenli olarak takip edilmesi önem taşıyor. Hem kadınların hem erkeklerin yaş ve kişisel risk faktörlerine uygun şekilde kalp sağlıklarını düzenli olarak değerlendirmeleri hayati' diye konuştu.Kalbinizi korumak için belirti beklemeyinDışarıdan zinde ve sağlıklı görünen, sigara kullanmayan ve yüksek tansiyonu bulunmayan kişilerin de kalp krizi geçirebileceğine dikkat çeken Uzm. Dr. Çiğdem Koca, kişisel risk değerlendirmesinde dikkate alınması gereken parametrelere ilişkin de şunları kaydetti: 'Kişinin ApoB, lipoprotein(a), trigliserit, HDL, hemoglobin A1c, açlık insülini ve C-reaktif protein gibi değerlerinin de kişisel risk profili doğrultusunda değerlendirilmesi önemli. Özellikle yüksek trigliserit ve düşük HDL düzeyleri metabolik sağlık açısından uyarıcı olabilir. Bunun yanında evde düzenli tansiyon ölçümü yapmak da çok değerli; çünkü hipertansiyon uzun süre hiçbir belirti vermeden ilerleyebiliyor. Unutmamalıyız ki kalp sağlığını korumak için önemli olan, herhangi bir şikayetin ortaya çıkmasını beklemek yerine kişisel risk faktörlerini erken dönemde belirlemek ve gerekli önlemleri zamanında almaktır.'Kaynak: Etik Haber
SAĞLIK
Alerjisi olan çocuklarda adrenalin otoenjektörü hayati önem taşıyor
- Medipol Bahçelievler Üniversite Hastanesi Çocuk İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ömer Akçal: - 'Ailelere, hayatı tehdit eden, ağır reaksiyon olan anafilaksi olgularında güçlü kalkanımız olan adrenalin otoenjektörünü mutlaka yanlarında taşınmalarını öneriyorum' İSTANBUL (AA) - Medipol Bahçelievler Üniversite Hastanesi Çocuk İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ömer Akçal, daha önce anafilaksi geçirmiş çocukların adrenalin otoenjektörünü her zaman yanlarında bulundurmaları gerektiğini belirtti.Hastaneden yapılan açıklamaya göre, besin, arı sokması veya nedeni belirlenemeyen alerjik reaksiyonlar sonucunda gelişebilen anafilaksi, dakikalar içerisinde ilerleyerek hayatı tehdit edebiliyor.Alerjik reaksiyonların en ağır tablolarından biri olan anafilaksi, çocuklarda çok kısa sürede ciddi solunum ve dolaşım sorunlarına neden olabiliyor.Böyle bir durumda müdahalenin gecikmesi hayati risk oluştururken, doğru zamanda uygulanan adrenalin tedavisi ise kritik önem taşıyor.Açıklamada görüşlerine yer verilen Doç. Dr. Ömer Akçal, özellikle daha önce anafilaksi geçiren çocukların ailelerinin acil durumlara hazırlıklı olması gerektiğini belirtti.Akçal, adrenalin otoenjektörünün çocukların yanında hazır bulundurulması gerektiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:'Adrenalin otoenjektörünün özellikle anafilaksi riski bulunan çocuklar açısından önemli bir acil müdahale aracıdır. Besin alerjisi ile ilişkili anafilaksi yaşayan çocukların, arı alerjisine bağlı anafilaksi olgularının ve özellikle daha ileri yaş gruplarında herhangi bir sebebi saptanamayan idiyopatik anafilaksi geçiren hastaların adrenalin otoenjektörünü temin edip yanlarında bulundurmaları gerekir.'Anafilaksinin öngörülemeyen ve hızlı ilerleyebilen bir tablo olduğuna dikkati çeken Akçal, bu nedenle ailelerin acil durumda kullanılacak ilaca ulaşabilecekleri şekilde hazırlıklı olmalarının önem taşıdığını aktardı.Akçal, adrenalin otoenjektörünün uygun koşullarda muhafaza edilmesinin önemine değinerek, '25 derecenin altında, çok soğuk veya çok sıcak ortamlardan kaçınarak ve ışık görmeyen bir yerde, orijinal ambalajı içerisinde muhafaza edilmesini istiyoruz.' ifadelerini kullandı.Ailelerin ilacın son kullanma tarihini de düzenli olarak kontrol etmesi gerektiğini belirten Akçal, özellikle küçük çocukların ilaca ulaşamayacağı ancak acil durumlarda ebeveynlerin kolayca erişebileceği güvenli bir alanın tercih edilmesi gerektiğini vurguladı.- 'Solunum ve dolaşım sistemiyle ilgili belirtiler önem taşıyor'Doç. Dr. Akçal, anafilaksinin belirtilerinin hızlı şekilde tanınmasının müdahale açısından kritik olduğunu aktararak, şu ifadeleri kullandı:'Çok yaygın bir döküntüyle beraber saniyeler veya dakikalar içerisinde gelişen, hayati organların tutulduğu bir tablo varsa mutlaka adrenalin uygulanmalıdır. Özellikle solunum ve dolaşım sistemiyle ilgili belirtiler önem taşıyor. Öksürük, hırıltı, nefes darlığı ve solunum güçlüğünün yanı sıra bilinç bulanıklığı, aşırı uyku hali ve bayılma gibi belirtiler de ciddi reaksiyonun göstergesi olabilir. Bu durumda ailelerin daha önce kendilerine öğretilen şekilde adrenalin otoenjektörünü doğru anatomik bölgeye uygulaması ve ardından en yakın acil servise başvurması gerekiyor.'Adrenalin otoenjektörünü kullanma konusunda ebeveynlerin endişe yaşayabildiğini anlatan Akçal, en çok zorlandığı noktalardan birinin, 'Çocuğuma zarar verir miyim, yanlışlıkla uygular mıyım veya gereksiz yere kullanır mıyım?' şeklindeki kaygılar olduğunu aktardı.Akçal, poliklinikte demo preparatlarla hem anneyi hem babayı uygulamalı olarak eğittiklerini kaydederek, 'Eğitim sırasında otoenjektörün kilidinin nasıl açılacağı, çocuğun doğru pozisyonunun ve ilacın doğru anatomik bölgeye nasıl uygulanacağı birkaç kez uygulamalı olarak gösteriliyor, ailelere ayrıca bilgilendirici formlar, video içerikleri ve görseller de ulaştırılıyor.'Anafilaksi riski bulunan çocukların ailelerinin özellikle seyahat dönemlerinde daha dikkatli olması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Akçal, şu tavsiyelerde bulundu:'Ailelere, hayatı tehdit eden, ağır reaksiyon olan anafilaksi olgularında güçlü kalkanımız olan adrenalin otoenjektörünü mutlaka yanlarında taşınmalarını öneriyorum. Özellikle yurt içi veya yurt dışı tatillerde, sağlık kuruluşundan uzak bir noktaya seyahat ediliyorsa ilacın yanlarında olduğundan ve son kullanma tarihinin geçmediğinden mutlaka emin olmalılar.'Kaynak: Etik Haber
SAĞLIK
‘Rafine karbonhidrat ve şeker tüketimi cilt sağlığını etkileyebilir’
İstinye Üniversitesi Medical Park Gaziosmanpaşa’dan Dermatoloji (Cildiye) Uzmanı Dr. Esra Deniz Göde,rafinekarbonhidrat veşekertüketiminin cilt sağlığı üzerindeki etkilerine dikkat çekerek, dengeli be... İstinye Üniversitesi Medical Park Gaziosmanpaşa’dan Dermatoloji (Cildiye) Uzmanı Dr. Esra Deniz Göde,rafinekarbonhidrat veşekertüketiminin cilt sağlığı üzerindeki etkilerine dikkat çekerek, dengeli beslenmenin sağlıklı bir cilt için önemli olduğunu belirtti.Karbonhidratların tamamen zararlı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini dile getiren Uzm. Dr. Göde, “Sorun; beyaz ekmek, şekerli içecekler, tatlılar ve işlenmiş atıştırmalıklar gibi rafine karbonhidratların aşırı tüketimidir. Bu besinler kan şekerinin hızla yükselmesine neden olur. Ardından gelişen hızlı insülin yükselmesi ciltte yağ üretimini ve inflamasyon dediğimiz mikrobik olmayan iltihabi reaksiyonları tetikleyebilmektedir” diye konuştu.‘YÜKSEK GLİSEMİK İNDEKSLİ BESLENME AKNE OLUŞUMUNU ETKİLEYEBİLİR’Yüksek glisemik indeksli beslenmenin akne oluşumunu artırabilen hormonal değişikliklerle ilişkili olduğunu belirten Uzm. Dr. Göde, “Yüksek kan şekeri seviyeleri, glikasyon adı verilen ve kandaki şeker moleküllerinin vücuttaki proteinlere, yağlara ve DNA’ya bağlanmasıyla AGEs denilen zararlı bileşiklerin oluştuğu bir süreci tetikleyebilir. Bu zararlı ürünler, kolajen ve elastin gibi cildin genç görünümünden sorumlu proteinlerde bozulmalara neden olarak cildin elastikiyetinin azalmasına ve yaşlanma belirtilerinin daha belirgin hale gelmesine katkıda bulunabilir" ifadelerini kullandı.‘RAFİNE KARBONHİDRATLAR CİLT GÖRÜNÜMÜNÜ DE ETKİLEYEBİLİR’Montpellier Üniversitesi’nde yayımlanan güncel araştırmanın rafine karbonhidrat tüketimi ile yüz görünümü arasında dikkat çekici ilişkiler ortaya koyduğunu söyleyen Uzm. Dr. Göde, “Yüksek glisemik indeksli besinler tüketen bireylerin yüzleri daha yorgun ve daha az canlı algılanabilir. Ancak bu sonuçları abartılı yorumlamamak gerekir. Çekicilik ve yüz görünümü yalnızca beslenmeyle değil; uyku, stres, genetik özellikler, güneş maruziyeti, sigara kullanımı ve genel sağlık durumu ile de ilişkilidir” dedi.‘KARBONHİDRATLARI TAMAMEN HAYATINIZDAN ÇIKARMAYIN’Karbonhidratların tamamen beslenmeden çıkarılmaması gerektiğini söyleyen Uzm. Dr. Göde, şu bilgileri paylaştı:“Karbonhidratları hayatınızdan tamamen çıkarmayın, ancak doğru kaynakları tercih edin. Tam tahıllar, baklagiller, sebzeler ve meyveler hem düşük glisemik indeksleri hem de zengin antioksidan içerikleri sayesinde cilt sağlığını destekleyen kompleks karbonhidratlardır. Bunun yanında yeterli protein alımı, omega-3 yağ asitlerinden zengin beslenme, düzenli uyku ve fiziksel aktivite, güneş koruyucu kullanımı, sigaradan uzak durmak ve stresi doğru yönetmek de sağlıklı bir cilt için önemlidir.”Sağlıklı yağlar ve lifli gıdaların cilt sağlığındaki rolüne de dikkat çeken Uzm. Dr. Göde, “Sağlıklı yağlar hücre zarının yapı taşlarını oluşturarak cilt bariyerini onarır ve destekler. Lifli ve düşük glisemik indeksli gıdalar ise bağırsak mikrobiyotasını destekler, inflamasyonu azaltır, kan şekeri ve hormonal dalgalanmaları kontrol ederek cildin yapısal bütünlüğünün korunmasına yardımcı olur” ifadelerini kullandı.‘CİLTTEKİ OLUMLU DEĞİŞİMLER İÇİN ZAMAN GEREKİYOR’Cildin kendini yenileme sürecine dikkat çeken Dr. Göde, “Sağlıklı bir yetişkinde epidermis yaklaşık 28-40 günde kendini yeniler. Bu nedenle beslenmede yapılan değişikliklerin etkilerini değerlendirmek için en az bir cilt yenilenme döngüsünün tamamlanmasını beklemek gerekir. Genel olarak sağlıklı beslenmeye geçişten sonra aşırı yağlanmada ve cilt tonunda daha dengeli ve canlı görünüm, inflamasyona bağlı kızarıklık ve hassasiyet azalması gibi ilk olumlu etkiler 4-8 hafta içinde görülmeye başlanabilir. Cilt elastikiyetinde, kolajen yapısında ve cilt bariyerinin güçlenmesinde görülebilecek iyileşmeler ise 3-6 ayı veya daha uzun süreyi bulabilir” diye konuştu.‘SAĞLIKLI CİLDİN SIRRI MUCİZE GIDALARDA DEĞİL’Cilt sağlığını tek bir besine veya ürüne bağlamanın doğru olmadığını belirten Dr. Göde, “Bilimsel veriler bize sağlıklı bir cildin sırrının mucize gıdalarda değil; dengeli beslenme, güneşten korunma, kaliteli uyku ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarının bir arada uygulanmasında olduğunu göstermektedir. Cildimiz, bedenimizin dışını kaplayan, iç ile dış dünya arasında bir köprü vazifesi gören ve vücudun genel sağlığının bir aynası olan önemli bir organımızdır. Bu bağlamda cildimizin sağlığı için sürdürülebilir ve dengeli bir yaşam tarzı, uzun vadede en etkili cilt bakım yöntemidir” dedi.Kaynak: DHA