Yıllardır gerek iş hayatımda gerekse farklı sektörlerin sivil toplum kuruluşlarında aynı düşünceyi savunuyorum:
Ortak akıl, ortak planlama ve birlikte hareket etmek bizi daha güçlü yapar.
Bir aileyi yönetirken ailenizin geleceğini ve menfaatini düşünürsünüz. Bir iş yerini yönetirken kurumunuzun ve çalışanlarınızın geleceğini birlikte değerlendirirsiniz. Bir sivil toplum kuruluşunu yönetirken farklı düşünceleri aynı masada buluşturmaya çalışırsınız.
Peki bir ilçeyi, bir ili veya bir ülkeyi yönetirken bunun farklı olması mümkün müdür?
Elbette her devlet kendi milletinin menfaatini korumak ister. Ancak bizim menfaatimizin başladığı yerde başka ülkelerin de menfaatleri vardır. Bu menfaatler bazen örtüşür, bazen çatışır.
İnsanlık tarihi de büyük ölçüde bu çıkar ve güç mücadelesinin tarihidir.
DÜN TOPRAK VE MERAYDI, BUGÜN ENERJİ VE TEKNOLOJİ
Geçmişte verimli topraklar, su kaynakları, hayvanların otlayabileceği meralar ve ticaret yolları büyük güç mücadelelerinin merkezindeydi.
Sanayi geliştikçe petrol, doğal gaz ve değerli madenler öne çıktı.
Bugün ise bunların yanına enerji yolları, kritik madenler, teknoloji, veri, savunma sanayii ve stratejik ulaşım koridorları eklendi.
O hâlde şu soruyu sormamız gerekmez mi?
Dünyada yaşanan savaşların ve siyasi gerilimlerin ne kadarı bize açıklanan gerekçelerden, ne kadarı ülkelerin ekonomik ve stratejik çıkar mücadelelerinden kaynaklanıyor?
Geçmişte güçlü devletlerin kullandığı yöntemlerden biri “böl, parçala, yönet” anlayışıydı.
Peki bugün aynı yöntem yalnızca askerî işgallerle mi uygulanıyor?
Ekonomik bağımlılık, enerji, teknoloji, finans, siyasi nüfuz ve toplumların kendi içerisindeki ayrışmaları da günümüzün mücadele araçları hâline gelmiş olabilir mi?
Bunları konuşmak ve sorgulamak zorundayız.
TARİHTEN DERS ALMAK SADECE BAŞKALARINI SUÇLAMAK MIDIR?
Osmanlı İmparatorluğu çok geniş bir coğrafyada hüküm sürdü ve sonunda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna uzanan çok ağır bir tarihî süreç yaşadı.
Elbette dönemin büyük devletlerinin çıkar mücadeleleri vardı.
Ancak yalnızca;
“Bizi kim böldü?”
diye sormak yeterli midir?
Bir de;
“Biz hangi ekonomik, askerî, teknolojik ve yönetimsel eksikliklerimiz nedeniyle dış müdahalelere açık hâle geldik?”
diye sormamız gerekmez mi?
Çünkü tarihten ders almak yalnızca geçmişte suçlu aramak değil, aynı hataların gelecekte tekrarlanmasını önlemektir.
AVRUPA’NIN YAPTIĞINI BİZ NEDEN YAPAMAYALIM?
Avrupa ülkeleri yüzyıllarca birbirleriyle savaştılar.
Sonra bazı ekonomik ve siyasi menfaatlerde ortak hareket etmenin kendilerini daha güçlü hâle getirdiğini gördüler.
Avrupa Birliği bunun önemli örneklerinden biridir.
Savunmada ise NATO gibi daha geniş ittifaklar ortaya çıktı.
Bu ülkeler bütün konularda aynı mı düşünüyor?
Elbette hayır.
Aralarında ekonomik ve siyasi çıkar çatışmaları yok mu?
Elbette var.
Peki buna rağmen neden ortak hareket edebiliyorlar?
Birbirlerini çok sevdikleri için mi, yoksa ortak menfaatlerde birlikte hareket etmenin kendilerini daha güçlü kıldığını gördükleri için mi?
Öyleyse bizim de Türk dünyasıyla, İslam dünyasıyla, komşularımızla ve milli çıkarlarımızın örtüştüğü diğer ülkelerle daha güçlü ortak akıl mekanizmaları geliştirmemiz gerekmez mi?
“TEK MİLLET, İKİ DEVLET” SÖYLEMİNİ DE SORULARLA DEĞERLENDİRELİM
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik bizim için son derece kıymetlidir.
Yıllardır;
“Tek millet, iki devlet”
diyoruz.
Diğer taraftan Azerbaycan’ın İsrail ile enerji, ticaret, savunma ve güvenlik alanlarında önemli ilişkileri bulunuyor.
Türkiye ise özellikle Gazze ve Filistin konusunda İsrail yönetimine ağır eleştiriler yöneltiyor.
Burada Azerbaycan’ı suçlamak veya Türkiye’yi peşinen haklı ya da haksız ilan etmek yerine soralım:
“Tek millet, iki devlet” diyorsak iki devletin temel bölgesel meselelerde ortak bir dış politika anlayışı oluşturması gerekir mi?
Gerekiyorsa bunun sınırı nedir?
Gerekmiyorsa “tek millet, iki devlet” anlayışından dış politika açısından ne anlamamız gerekir?
Azerbaycan kendi milli çıkarları doğrultusunda başka ülkelerle ilişkilerini sürdürebiliyorsa Türkiye’nin de kendi milli çıkarları doğrultusunda farklı ülkelerle ilişkiler geliştirmesini aynı anlayışla değerlendirmemiz gerekmez mi?
Asıl mesele kimin haklı olduğunu peşinen ilan etmek değil;
ülkelerin söyledikleriyle yaptıkları arasındaki ilişkiyi sorgulayabilmektir.
ULUSLARARASI GÜÇ, KARŞI CEPHENİN BÜYÜMESİNİ ENGELLEMEK MİDİR?
Uluslararası güç sahibi olmak yalnızca kendi askerî, ekonomik veya teknolojik gücünü kullanabilmek anlamına gelmez.
Belki daha önemlisi, karşınızdaki gücün büyümesini ve sizin gücünüzü dengeleyecek yeni ülkelerin karşı cepheye katılmasını önleyebilmektir.
Bir savaş veya uluslararası kriz yaşandığında güçlü bir devlet yalnızca;
“Ben bu mücadelede ne kadar güç kullanabilirim?”
diye mi hesap yapar?
Yoksa;
“Karşı tarafa hangi ülkeler katılabilir, bunların katılması güç dengesini nasıl değiştirir ve bunu diplomatik yollarla nasıl engelleyebilirim?”
diye de düşünür mü?
Gerçek devlet aklının tartışılması gereken taraflarından biri de bu değil midir?
Çünkü bazen bir ülkenin savaşa katılmasını engellemek, savaşa yeni askerî güç göndermekten daha etkili olabilir.
Karşı tarafın yanında yer alabilecek güçlü veya stratejik bir ülkenin savaş dışında kalmasını sağlayabiliyorsanız, kendi askerî gücünüzü artırmadan karşı cephenin büyümesini engellemiş olursunuz.
O hâlde şu soruları sormalıyız:
Bir ülkenin savaşa katılmaması yönünde diplomatik girişimde bulunmak, o ülkeye hükmetmek midir; yoksa savaşın güç dengesini kendi aleyhine değiştirmesini engellemeye çalışan stratejik bir devlet politikası mıdır?
Uluslararası güç yalnızca sahip olduğunuz silah, para ve teknolojiyle mi ölçülür; yoksa başka devletlerin hangi tarafta yer alacağını etkileyebilme kapasitesi de bu gücün bir parçası mıdır?
Daha da önemlisi:
Bir devlet kendi gücünü doğrudan kullanmadan karşı tarafın güçlenmesini engelleyebiliyorsa, bu da uluslararası gücün en etkili kullanım biçimlerinden biri sayılmaz mı?
İşte bu noktada Türkiye açısından da başka bir soru ortaya çıkmaktadır:
Türkiye yalnızca kendi askerî ve ekonomik gücünü artıran bir ülke mi olmalı, yoksa bölgesindeki güç dengelerinin nasıl oluşacağını etkileyebilecek diplomatik, ekonomik ve stratejik kapasiteye de sahip mi olmalıdır?
Çünkü güçlü devlet olmak yalnızca gerektiğinde savaşabilecek güce sahip olmak değildir.
Asıl güç; gerektiğinde savaşmadan sonuç alabilmek, karşı cephenin büyümesini önleyebilmek ve ülkelerin kararlarında kendi milli menfaatlerinizi koruyacak diplomatik ağırlığa sahip olabilmektir.
MUHALEFETİN GÖREVİ ALAY ETMEK Mİ, ALTERNATİF ÜRETMEK Mİ?
Aynı sorgulamayı kendi siyasetimiz için de yapmalıyız.
İktidarın dış politika kararlarını eleştirmek elbette muhalefetin hakkı ve görevidir.
Ancak yalnızca iktidarın bir açıklamasını alaya almak veya;
“Yanlış yaptınız.”
demek yeterli midir?
Muhalefetin;
“Biz olsaydık Türkiye’nin milli menfaatlerini şu politikayla daha iyi korurduk.”
diyebilmesi gerekmez mi?
Aynı şekilde iktidarın görevi kendisine yöneltilen her eleştiriyi reddetmek midir?
Yoksa doğru eleştirilerden yararlanarak devlet politikasını daha güçlü hâle getirmek midir?
Bir siyasi parti iktidardayken savunduğunu muhalefete geçtiğinde reddediyor, muhalefette eleştirdiğini iktidara geldiğinde uyguluyorsa vatandaş olarak bunu da sorgulamamız gerekmez mi?
Devlet politikası, günlük siyasi rekabetin üzerinde olması gereken konularda ortak akılla oluşturulamaz mı?
Ben yıllardır ortak akıldan bunu anlıyorum.
TÜRKİYE’NİN PUSULASI NE OLMALI?
Türkiye ne Amerika’nın, ne Rusya’nın, ne Çin’in, ne Avrupa’nın ne de başka bir devletin peşinden gitmek zorundadır.
Ama dünyadan koparak yaşaması da mümkün değildir.
Öyleyse;
Türkiye’nin pusulası ne olmalıdır?
Benim cevabım açıktır:
Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk milletinin menfaatleri.
Fakat milli menfaat herkesle kavga etmek değildir.
Gerektiğinde Amerika’yla, Avrupa’yla, Rusya’yla, Çin’le, Türk Cumhuriyetleriyle, İslam ülkeleriyle ve komşularımızla konuşabilmek; çıkarlarımız örtüştüğünde işbirliği yapmak, çatıştığında ise bağımsız şekilde “hayır” diyebilecek güce sahip olmaktır.
Bunun için yalnızca güçlü bir ordu yeterli midir?
Elbette hayır.
Üretim güçtür.
Ekonomi güçtür.
Tarım güçtür.
Sağlık güçtür.
Eğitim güçtür.
Bilim güçtür.
Teknoloji güçtür.
Savunma sanayii güçtür.
Diplomasi güçtür.
Fakat bütün bunları aynı milli hedefte buluşturamazsak sahip olduğumuz gücü ne kadar doğru kullanabiliriz?
İşte burada ortak akıl ve ortak planlama devreye girer.
DOĞRU CEVAPTAN ÖNCE DOĞRU SORUYU SORMALIYIZ
İş yerimizde, sivil toplum kuruluşlarımızda, ilçemizde ve ülkemizde farklı düşünebiliriz.
Dünyadaki devletlerin de çıkarları ve politikaları farklı olacaktır.
Mesele herkesin aynı düşünmesi değildir.
Mesele farklı düşünceleri aynı masada konuşturabilmek ve ortak menfaatlerde buluşturabilmektir.
Bu nedenle siyasi tartışmalarda insanlara ne düşünmeleri gerektiğini söylemek yerine daha fazla soru sormalıyız:
Bu karar Türkiye’nin menfaatine mi?
Alternatifi neydi?
Kim kazandı, kim kaybetti?
Bugünkü kararın beş, on, yirmi yıl sonraki sonucu ne olacak?
Başka bir devlet aynı kararı alsaydı biz nasıl değerlendirirdik?
Ve biz çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakacağız?
Demokrasinin ihtiyacı her yapılanı sorgulamadan alkışlayan veya kim yaparsa yapsın her şeye karşı çıkan insanlar değildir.
Soran, sorgulayan, araştıran, alternatif üreten ve ortak akıl arayan vatandaşlara ihtiyacımız vardır.
Çünkü ortak akıl yalnızca bir toplantı yöntemi değildir.
Aileden iş yerine, sivil toplumdan siyasete, siyasetten devlet yönetimine ve devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere uzanan bir yönetim anlayışıdır.
Benim yıllardır savunduğum düşünce de budur:
ORTAK AKIL, ORTAK PLANLAMA, GÜÇLÜ TÜRKİYE.