Bu soruyu çalışma hayatına da taşımalıyız. İşçinin ücretinin ödenmesi, güvenli koşullarda çalışması ve haksızlığa karşı korunması tartışma konusu olamaz. Fakat adalet, işverene yönelik her iddianın peşinen doğru sayılması anlamına da gelemez. İşverenin de işini sürdürme, verimli çalışma bekleme ve elindeki belgelerin mahkemede hakkıyla değerlendirilmesini isteme hakkı vardır.
Bunu kendi yaşadığım bir dava nedeniyle söylüyorum. Çalışanın rızasıyla yürüttüğümü düşündüğüm emeklilik ve işten ayrılma işlemlerine ilişkin bir uyuşmazlıkta mahkemeye yaklaşık 250 sayfa belge sundum; buna rağmen davayı kaybettim. Kararın gerekçesi ayrıca incelenmelidir. Ancak yaşadığım olay bana şu soruyu sordurdu: İşveren hangi işlemi nasıl belgeleyecek ve sunduğu delilin neden yeterli görülmediğini açıkça nasıl öğrenebilecek?
Yönetiminde bulunduğum, geniş bir uluslararası temsil ağına sahip işveren kuruluşunda da benzer yakınmalar duyuyorum. Bu deneyimlerden hareketle “İşçiler hiç dava kaybetmiyor” diye bir istatistik ileri süremem. Ama işverenlerin kendilerini dinlenmemiş hissetmelerini de görmezden gelemem. Hükümetler, işçi ve memur örgütlerinin seçmen gücünü hesaba katarken çalışanlarla işverenler arasındaki adil dengeyi ihmal etmemelidir. Çözüm, işçinin hakkını azaltmak değil; iki tarafın da delilinin incelendiği, kararın anlaşılır gerekçeyle verildiği bir düzen kurmaktır.
Din adına konuşanlara da farklı bir ölçü uygulayamam. İhtiyaç sahibine destek olmak değerlidir. Fakat yoksul insana sürekli sabrı, şükrü ve kaderine razı olmayı öğütlerken onun çalışması, üretmesi ve daha iyi yaşaması için çözüm üretmiyorsak eksik kalıyoruz. İnanç, insanın iradesini ve gayretini elinden almak için kullanılamaz.
Allah yolunda olduğunu söyleyen birini dinlerken yalnızca sözlerine bakmayalım. Kendi yaşayışına da bakalım: Anlattığı ahlaka kendisi uyuyor mu? Çalışarak, kendi kazancıyla mı geçiniyor? Yoksa inançları üzerinden insanlardan topladığı gelirle kendi hayat standardını mı yükseltiyor? Kendisine güvenen insanların gücünü onlara hizmet için mi, kendi nüfuzunu büyütmek için mi kullanıyor? Bunları araştırmak dine saygısızlık değil, hem inancı hem de insanı korumaktır.
Tarikatlar konusunda da açık sorularım var. Her biri Allah’a yaklaşmak ve O’nun rızasını kazanmak için bir yol gösterdiğini söylüyor. Öyleyse bir insanın başka bir topluluğun sohbetine katılması, ibadetini görmesi veya görüşünü dinlemesi neden bazı çevrelerde hoş karşılanmıyor? Bir başkasını dinleyen insan kendi inancından ne kaybeder?
Farklı uygulamalar görülürse bir yanlışın fark edilmesinden mi korkuluyor? Yoksa mensupların yalnızca tek bir çevreye bağlı kalmasıyla kazanılan nüfuzun azalmasından mı endişe ediliyor? Bu soruları bütün tarikat mensuplarını suçlamak için sormuyorum. Ancak insanlara başka Müslümanları dinlememelerini söyleyen her yapı cevap vermelidir: İslam’ı anlamaya mı yardımcı oluyorsunuz, yoksa kendi yorumunuzu sorgulanamaz bir sınır hâline mi getiriyorsunuz?
Bir de para meselesi var. “Talebe okutuyoruz”, “yoksula yardım ediyoruz” diyen tarikat, cemaat, dernek, vakıf veya başka bir kuruluşa soru sorabilmeliyiz: Ne kadar para toplandı? Hangi hesapta toplandı? Kaç öğrenciye veya ihtiyaç sahibine, hangi ölçütlerle ulaştırıldı? Gelirin ve giderin belgesi nerede?
Fitre, zekât ve sadakanın manevî değeri, onları toplayan kişiye hesap vermeme ayrıcalığı tanımaz. Bağışçı belge istemeli; kuruluşlar gelirlerini, giderlerini ve yaptıkları yardımı anlaşılır biçimde açıklamalıdır. Öğrenci yetiştiren kurumlar da bütün faaliyetlerini sürekli bağış çağrısına dayandırmak yerine, mevzuata uygun ve denetlenebilir gelir imkânlarını değerlendirmelidir. Diyanet dâhil, halkın katkısını kullanan herkes için açıklık güvenin temelidir.
Hiç kimsenin bir lidere, hocaya veya düşünce çevresine sorgusuz bağlı olmasını istemiyorum. Bir insan bir fikri benimseyebilir, bir topluluğa katılabilir, bir öğreticiden yararlanabilir. Ancak iradesini teslim etmek, “filancanın adamı” olmak veya başka bir insana kul gibi bağlanmak zorunda değildir. Kur’an’da “Dinde zorlama yoktur” denir; insana yolun gösterildiği ve tercihinin kendisine bırakıldığı anlatılır. İnanç adına insanın iradesine el koymaya çalışanlar önce bunu düşünmelidir.
Devletin sorumluluğu burada daha da büyüktür. Güçlenen bir yapı, kurumların içine yerleşen bir çıkar ağı veya gençleri şiddete sürükleyen bir hareket ancak ağır bir olay yaşandıktan sonra fark ediliyorsa “Neden daha önce göremedik?” diye sormalıyız. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra devlet içine sızma ve kurumların denetimi konusunda yürütülen tartışmalar bu sorunun önemini gösterdi. Emniyetin, istihbaratın, askerin ve sivil idarenin uyarıları nasıl değerlendirdiği; tespit edilen risklere zamanında ne yaptığı açıklıkla incelenmelidir. Güvenlik, olaydan sonra faili bulmak kadar, hukuka bağlı kalarak tehlikeyi önceden görmeyi de gerektirir.
Benim itirazım laikliğe, eşitliğe, dine, işçi haklarına veya yardımlaşmaya değildir. İtirazım, bu değerlerden birini savunduğunu söyleyip başka insanların sesini ve hakkını görünmez kılan anlayışadır. “Özgürlük” deyip farklı fikri susturan, “eşitlik” deyip yoksulun çocuğunu kendi mücadelesinin bedeline dönüştüren, “emek” deyip işverenin delilini dinlemeyen, “Allah rızası” deyip insanların soru sormasını engelleyen ve “yardım” deyip topladığı paranın hesabını vermeyen herkes aynı eleştiriye açık olmalıdır.
Bu düşüncelerim yüzünden başıma bir kötülük gelmesini istemem. Yine de korkuyla susmayı doğru bulmuyorum. Düşüncelerim nedeniyle öldürülürsem, bunu inandığım doğruları savunurken verilmiş bir can olarak görürüm; şehitlik hükmünü Allah’a bırakırım. Asıl istediğim, hiç kimsenin fikrini söylediği için canından endişe etmediği bir Türkiye’dir.
Sağcı, solcu, laik, dindar, işçi, işveren; hepimiz önce kendi çevremize aynı soruları soralım: Gençlerin umudunu kim kullanıyor? Yoksulun çocuğu bedel öderken kim güçleniyor? Sözüyle yaşayışı birbirini tutan kim? Toplanan paranın hesabını kim veriyor? Farklı düşünenin hakkını kim koruyor?
Bu sorulara açıkça cevap verebildiğimiz gün, birbirimizi “karşı taraf” olarak görmekten de kurtulabiliriz.
Mustafa Daşcı